1969 yılında Psikolog Philip Zimbardo, plakasız iki sağlam aracı ekonomik anlamda zengin ve fakir olan iki mahalleye bırakır. Fakir mahalledeki araç birkaç dakika sonra saldırıya uğrar, camı kırılır, içindekiler çalınır ve yirmidört saat içerisinde hurda haline gelir. Bu süre içerisinde zengin mahallesindeki araca hiç kimse dokunmamıştır. Ta ki Zimbardo ilk adımı atıp aracın camını kırıncaya kadar! Kısa süre içerisinde bu araçda yağma edilir ve önceki araç gibi kullanılamaz hale gelir.
“Kırık Cam Teorisi”ne göre kırık bir pencerenin tamir edilmemesi gibi çevremizde “önemsiz” olarak gördüğümüz “düzensizlik-bakımsızlık- sahipsizlik” daha büyük suçlara ve sosyal problemlere zemin hazırlıyor. Bu durum iki kavramla açıklanıyor. 1. Kavram, düzensizliğin olduğu bir ortamda kuralların geçerli olmadığı algısına kapılan ve davranışlarını buna göre uyarlayan insanların ruhsal durumunun en önemli etken olması halini ifade eden kitle psikolojisi kavramıdır. İkinci kavram ise sosyal kontrolün zayıflaması ile bireylerin toplumsal sorumluluk hissinin azalması ve “Kimse umursamıyor, ben niye umursayayım.” düşüncesiyle hareket etmeleridir. Bu kavramların egemen olduğu ortamlarda kanunsuzluk, kuralsızlık ve şiddet yaratılmış olur, penceredeki camlar gibi yüreklerdeki “can”lar da kırılır…
BİRKAÇ İSTATİSTİK...
“Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” yıllık raporuna göre 2020 yılında Türkiye'de erkekler tarafından 300 kadın öldürülmüş ve 171 kadın şüpheli şekilde ölü bulunmuştur. 2021'de 280 kadın cinayeti, 217 şüpheli ölüm vakası, 2022'de 334 kadın cinayeti, 245 şüpheli ölüm, 2023'te 315 kadın cinayeti, 248 şüpheli ölüm gerçekleşmiştir. 2024 yılında 394 kadın cinayeti ve 258 şüpheli kadın ölümü gerçekleşmiştir. Faillerin en başında eşler, sevgililer, eski eşler, babalar ve akrabalar gelmektedir. (Https://tr.wikipedia.org) “Savaşı ve düğünü aynı malzemelerle yapan ülkeler sık sık sevişmekle öldürmeyi karıştırırlar.”[] çünkü.
Tarih boyunca kadının “hakları” ve “yükümlülükleri” avcı-toplayıcı dönem dışında her daim orantısızdır. Yerleşik hayata geçildiğinde fiziksel gücü sayesinde öküze de sabana da el koyan erkek mülkün de sahibi olmuştur. Bu gücü kullanarak hem malın hem de insana ait değerlerin yani sosyal hayatın ve ailenin de belirleyicisi olur. Bu durum her dönemde farklı araçlar üzerinde söz sahibi olunmasıyla aileden sonra kabile ve en nihayetinde devletin de başına “erkek” insanının geçmesine neden olur. Tüm bunlar yaşanırken kadın evinde çocuk doğurur, büyütür ve geçime dair yapılması gereken her konudan sorumludur ama neredeyse hiç hakkı yoktur.
Kitabi dinler bile kadına dair olumlu radikal gelişme sağlamak bir yana dursun, kadına yüklenen sorumluluklara bir de “cennetten kovulmaya neden olan” şeytani bir kötülük karakteri eklemiştir. İnanca göre insanın dünyaya sürgünlüğünün tüm suçu Havva’ya yüklenirken, “alemin tüm bilgisinin kendisine verildiği” Adem’in yasak ağacın meyvesini yemesinde hiç suçu yoktur. Hatta ikisinin birden sürüldüğü dünyada peygamber ilan edilen de cennet bahçesindeki suç ortağı erkektir!
Bu olumsuz süreç 21.yüzyılda bile değişmiş değildir. Erkek çocuğun çıplak fotoğrafları eve gelen tüm misafirlerle paylaşılırken, kız çocuğun böylesi bir pozuna rastlayamayız. Erkeğin sünnetini tören alayı haline getirip şatafatlı düğünlerle kutlarken, kız çocuklarımızın reglini sessiz bir dil ile konuşulan, aile içinde abiden veya babadan bile gizlenilmesi gereken “kirlilik” olarak görürüz. Göğüsleri çıkarken kamburlaşmayan bir kız neredeyse yoktur ama sakalı ya da bıyığını saklamaya çalışan erkek çocuğu görülmüş müdür? Hijyenik pedlerimizi bile görmemeleri gerektiğinden siyah poşetlerle taşımamız beklenir ama prezervatif için rahatsız olan kimsenin haberi medyaya yansımamıştır. Karnımızdaki sıpa ve sırtımızdaki sopa “nispeten” azalmıştır ama evlilikte iki cinsten beklenenler neredeyse ninelerimizin zamanıyla aynıdır. İş dünyasına sağlam adımlarla girmişizdir ama sadece cinsiyetimizden kaynaklı “cam tavan”lar altında ilerlememiz “izin verildiği” yere kadardır.
Neden böyledir? Çünkü bu toplumda “camlarını ilk kendi ailesinin kırdığı insandır kadın.” Dolayısıyla geri kalanının yakıp yıkmasında hiçbir beis yoktur. Kadına veya kız çocuklarına yapılan ihlaller, ayrımcılık, şiddet, taciz veya tecavüz gibi önlenebilir sorunlar önce ailenin, mahallenin, sonra toplumun ve devlet yetkililerinin vurdumduymazlığı ile ikiyüzlülüğünün sonucudur. Toplumsal düzenin sağlanması ise yalnızca “camların tamiriyle” değil, altta yatan yapısal sorunların çözümüyle mümkündür.
1969 yapımı Stanley Kramer’in “Kasabanın Sırrı” adlı film işgal altındaki küçük bir İtalyan kasabasında halkın Nazilerin istediği şarabı saklayarak ve vermeyerek direnmelerini anlatır. Filmin sonunda Nazi askerleri şarabı alamadan kasabadan ayrılır. Bir avuç çiftçinin ortak amaçla bir araya gelişi ve dirayetiyle dayanışma kazanır. Tüm bu direniş esnasında kimsenin cinsiyeti bir araya gelmeye engel olmaz. Toplumu oluşturan iki öğenin birini tepeye çıkarıp diğerini yerden yere vurarak hiçbir güçlüğü aşamayacağımızın da altını çizer. Boşuna değildir “Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!” çağrısı…
Yaşamın her alanında eşitlikçi ve adil bir düzen tüm “canı kırılmışların” en derin özlemidir ve E. Temelkuran’ ın dediği üzere “Gerçekleştirilememiş olmaları insanlığın özlemlerini daha az gerçek kılmaz.” Kutlanabilir 8 Martların olduğu yaşanılası bir dünya umuduyla…
Sevgi’yle kalın...