OECD tarafından her yıl ülkelerin eğitim sistemlerine ilişkin gidişatın raporları yayınlanıyor. Bu raporlarda sistemin değerlendirilmesi için eğitime erişim, eğitim süreçlerinin çıktıları, harcamalar, öğretmenler, öğrenme ortamları ve okullar gibi göstergeler inceleniyor. Neredeyse tüm bu göstergeler açısından ülkemiz OECD ülkeleri içinde maalesef en alt sıralardadır. Bu duruma yol açan bir çok faktör var ancak sorunların temeli olarak kabul ettiğim konu insanımızın bilgiye ve eğitime dair tutumudur.
Cumhuriyet öncesinde tramvay taşımacılığı da diğer bir çok alan gibi yabancıların elindeydi. Cumhuriyetin ilanı ile taşımacılık alanındaki Belçikalı şirketle yapılacak anlaşmada sunulan şartlardan biri öğrencilere indirim hakkıdır ve tam bilet 80-öğrenci 40 para şeklinde uygulamaya konur. Bir süre sonra bilet görevlilerinin kanuna rağmen öğrencilerin verdiği ücreti kabul etmemesi ile başlayan olaylar 15 Kasım 1924’te öğrenci eylemine kadar ilerler. O gün tüm üniversite öğrencileri tramvaya binip 40 para verir. Yabancı şirketin Emniyet Müdürlüğümüzden isteği üzerine her tramvaya atanan sivil polislerle öğrenciler arasında tartışma çıkar. Olaylar öğrencilerin tramvaydan indirilmesi, dövülmesi ve iki masum öğrencinin hayatını elinden alan iki el silah sesi ile sonlanır. Ertesi gün tüm üniversite öğrencileri ayaklanır, şirketi basarlar ve 21 Kasım’da şirket kanuna uyacağını ilan eder. (Sunay Akın’dan derlenmiştir.)
Tarihimizin bu ilk öğrenci eylemi ve iki şehidi ile o zamandan beri öğrenciler toplu taşıma araçlarında indirim hakkına sahip olmuştur. Bu eylemi gerçekleştirenler kendini geliştirmeye, öğrenmeye adamış ve bu uğurda hakkını arayan bilinçli vatandaşlar olan öğrencilerdir. “Verilmeyen haklarını almak için olabilecek en zararsız eylemi” gerçekleştirmiş ve bu uğurda canlarını vermişlerdir. Bu öğrencilerin hedeflediği“kırk kuruş” şimdilere paraya dayanan insani bir ölçü değeri olarak “önemsiz ya da basit” bir insan anlamında “Kırk kuruşluk adam” hakaretine dönüşmüştür…
Bu olumsuz dönüşüm belki “hesap soran vatandaş” olmaktan çok “itaat eden kul” olmaya alışmaktandı. Belki de George Orwel’in “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.” sözündeki gibi cehalettendi…
Cumhuriyet öncesi dönemde yüzyıllarca sadece savaş ve vergi zamanlarında hatırlanan halkın alabildiği eğitim eleştirel düşünceye değil, ezbere dayalı bir sisteme dayanıyordu. Eğitim daha çok devlet görevlileri ve din adamları için gerekliydi! Halkın büyük bölümü için okuryazarlık bir zorunluluk olarak görülmedi! Tarım ya da zanaat alanında ise araştırma veya gayretle değil usta-çırak ilişkisiyle bilgi aktarılıyordu. Eğitime olan ilgisizlik sosyo-kültürel sahada şekillenmiş oldu. Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri ile eğitim reformu yapılsa da kırsal kesimde eğitim zorunluluktan çok lüks gibi görünmeye devam etti. Halen kırsal kesimde bağ-bahçe-tarla işleri zamanlarında öğrencilerin okula gelmeyip ailelerine yardım etmeleri, sorunun çözümü konusunda pek başarılı olmadığımızın kanıtı sayılır.
Hemen her dönemde sorunların düzeltileceğine ya da en azından bu konuda gerekli önlemlerin alanacağına dair umutla başlardık eğitim-öğretim yılına. Ama ne yazık ki yapboza dönen eğitim sistemimiz özellikle sınav odaklı ve ezbere dayalı bir model üzerine kurulu. Eğitim bilgiyi araştırma, analiz etme ve eleştirel düşünmeyi öğretmek yerine diplomaya ulaşmak için bir araç olarak görülüyor. Son dönemde plansız-programsız üniversitelerin açılması, kontenjanların arttırılması ile alınan diplomaların neredeyse geçersiz sayılacağı kalifiye mezun enflasyonu da eğitimdeki kasıtlı itibarsızlaştırmaya tuz biber oluyor.
Farabi “İnsan ahlakının temeli bilgidir. Çünkü akıl, iyi ile kötüyü ancak bilgi ile ayırır.” der dokuzuncu yüzyılda. Bu topraklarda, 21. yüzyılda yaşamın hemen her alanında ahlaksızlıktan yakınıyorsak, iyiyi-kötüyü ayırabilecek bilgiden yoksunuz demektir. Bu bilgisizlik ile hesap soracak, çağın gereğini anlayıp talep edecek vatandaşlar beklemek abestir. Ancak tutarlı ve planlı bir programla düzeltilemeyecek bir durum da değildir. Ezbercilik yerine eleştirel ve sorgulamayı teşvik eden proje tabanlı içerikler geliştirilebilir. Başarılı ülkelerin sistemleri incelenip uyarlama yapılabilir. Kaybettiğimiz bir değer olarak Köy Enstitüleri modeli ihtiyaca göre düzenlenip kırsal alanlarda yeniden yaygınlaştırılabilir. Bu bölgelerimizde yaşayan öğrencilere devlet destekli burslar verilebilir, uzaktan eğitim olanakları kullanılabilir. Mesleki eğitim için hem okul hem iş yerinde TKY (Toplam Kalite Yönetimi) ile güçlendirme yapılabilir. Kütüphane, laboratuvar, spor salonları gibi altyapılar her seviyedeki okullara sağlanabilir. Eğitimciler ve akademisyenler bir araya gelip işbirliği yapabilir. Tüm düzeylerde okulların sayısı, kontenjanları ve müfredatları ihtiyaç analizleri ile belirlenebilir ve bölgeler arası esneklik sağlanabilir. Eğitimin mutfağındaki öğretmenlere kendini geliştirebilecekleri maddi ve manevi olanaklar sağlanabilir. Her alanda olduğu gibi nicelikten çok niteliğe önem veren bir tutumla ve mutlaka kollektif bir gayretle aşılamayacak engel yoktur.
“Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek!
On yıl sonrasını tasarlıyorsan ağaç dik!
Yüz yıl ötesi mi; insanları eğit!
Bir kez tohum ekersen, bir kez ürün alırsın,
Bir kez ağaç dikersen, on kez ürün alırsın,
Yüz kez olur bu ürün, eğitirsen toplumu…
Birisine bir balık versen, doyar bir defa;
Balık tutmayı öğret, doysun ömür boyunca…” – Kuan Tzu
Sevgi’yle kalın.