Nehir tanrısı ve su perisinin oğlu Narkissos öylesine yakışıklıdır ki ölümlüler, periler, tanrıçalar çevresinde pervanedir. Gördüğü ilgiyle şımaran ve hepsini reddeden Narkissos tanrıça Afrodit’i kızdırır . Afrodit oğlu Eros’u onu cezalandırması için görevlendirir. Cezası en çirkin ölümlüye aşık olmasıdır ancak Narkissos su içmek için göle eğildiğinde, Eros okunu yanlışlıkla bırakır. Kendi yansımasına delicesine aşık olan Narkissos sevdiği o surete yakınlaşmak isterken boğularak ölür. Rivayete göre orada “Nergis” çiçeğine dönüşür. Narkissos’un sonunu getiren “ayna”larla maceramız zamanla oldukça farklılaşmıştır.
İnsanın aynada kendini tanıması ve böylece benlik duygusuna sahip olması canlılar arasında nadir görülen bir özelliktir. Bir şempanzeyle aynı yaştaki bir bebek aynanın önüne konduğunda, şempanze aynada yansıyan görüntüsüyle ilgilenmez ama bebek merakla görüntüyü izler. Fransız psikanalist Jacques Lacan, kendini dış dünyadan ayırt edemeyen ve bedenini kontrol becerisi olmayan 6-18 aylık bebeklerin ayna karşında kendilerini görüp “bütün” olarak algılamalarının benlik gelişimi için gerekli olduğunu söyler. O zamana kadar özellikle annesinin yüzü, sesi, dokunuşları ile kendini tanıyan ve onunla bir bütün olduğunu sanan bebek, ayna ile farklı bir birey olmayı algılamaya başlar.
Tarihsel süreç içerisinde yaşadığımız çevrenin artık vazgeçilmez demirbaşı olan ayna, sosyal ilişkilerimiz açısından negatif bir evrime neden olmuştur sanki. Kendini annesi ve çevredeki diğerleri ile tanımaya başlayan insanda, ayna ile ego ortaya çıkar. Diyalektik gereği her şey zıttı ile, insan da “öteki” ile var olur ve gelişir. Ancak aynalarımız geliştikçe “öteki”ne ihtiyacımız gün geçtikçe azalır. Daha bireysel, daha şeffaf(!) bir hayat tarzına yaptığımız geçiş kendimizi- karşımızdakini tanımak veya anlamaktan çok sadece görmeye ve göstermeye dönüştürür. Bu durum mükellef hazırlanmış bir sofradaki tüm yiyeceğin eskilerde çokça kullanılan sunumluk plastik meyveler olduğunu bilmek gibidir.
Taş devrinden beri birlikte yaşayarak, birbirine güvenerek hayatta kalmıştır insan evladı. Gelişen teknoloji ellerimize ve evlerimize yeni aynalarımız olan ekranları tutuşturmuş, bizleri de karşısında bir başına ve kimselere ilişmeden, güvenmeden yaşamak durumunda bırakmıştır. Eskilerde insanlar hazırlanır, evinden çıkıp fotoğrafçıya gider, üstünü başını düzeltip, iyi bir poz yakamaya uğraşıp fotoğraf çektirirlerdi. Bu fotoğraflar da içindeki insanlar gibi ne kadar dikkatli davranılsa da solar, eskir ve bizler gibi yavaş yavaş yok olurlardı. Yok olana dek koynumuzda sakladığımız, çerçeveletip duvarımıza astığımız, karşısına geçip dertleştiğimiz, gülüşlerimizle aydınlattığımız, gözyaşlarımızla ıslattığımız fotoğraflarımız… Şimdilerde ise tek etkileşimimiz onlarcası çekilip en iyisinin seçildiği kareleri paylaşıp beğeni tuşunun sayısına bakmaktır. Hiç yorulmadan, uğraşmadan ve hızlıca yaşanan bu etkileşim, hayatının her alanında ve her kazanç için didinen insanın doğasına uymadığından değersiz ve anlamsızdır. Tam da bu nedenle yüreğinde bir kağıt kesiği gibidir arayış, doymamış ve doyurulmamıştır çünkü.
Oxford Üniversitesinden Robin Dunbar, insanların en fazla yüz elli kişiyi tanıyacak şekilde programlandığını keşfetmiş ve bunun avcı-toplayıcı toplumların ortalama nüfusu olduğunu belirtmiştir. Yeni aynalarımız sayesinde tanıştığımız sosyal medyada bahsedilen sayıda insanı bir saatte görebiliriz ve beyinlerimiz bu yükü taşıyamaz. Bu zihinsel yük tecrübe ettiğimiz hemen her konunun önemsizleşmesine, değer kaybetmesine neden olur. Yaşadığımız bu çağda ruhsal ve fiziksel sağlığımızı koruyabilmenin tek yolu “dengeli olmak”tır ve ilişkilerimizde dengeyi bize
Nazım anlatır: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…”
Sevgi’yle kalın…