Bu yazımda size üç büyük düşmanın birincisinden bahsetmeye çalışacağım. Kimin düşmanı diye aklınıza takılmasın, tabi ki bizim, sizin. Tabi kabul ederseniz...
Düşman kelimesinin çok değişik anlamları bulunuyor. Mesela isim olarak kullanırsanız, zararlı ve kötü birisine layık gördüğünüz bir tanımlamadır. Yaşama müsade etmeyen güç anlamındaki tanımlaması sıfat halidir. Savaş sahasında birbirini yok etmek isteyen devlet ya da askerlere verilen ünvandır. Konunun bir de mecazi yönü var ki belli bir şeyi kullanarak tüketen kimselere söyleriz bu kelimeyi.
Thomas Hobbes doğamızı egoist olarak tanımlarken, bu bencilliğin çıkar savaşlarına neden olacağını söyler. Çıkar çatışması "herkesin herkesle savaşı" durumuna yol açar ve insan kötü tarafını kullanarak birbirine düşman olur.
Jean-Jacques Rousseau insanın doğuştan iyi olduğunu ancak toplumun yapay kurallarının, uygarlığın ve mülkiyetin bu masum durumu değiştirdiğini iddia eder. Öyle ki toplumsal kurallar olmasa dahi insanın kendisi için yaşamaya meyilli olduğunu, bunun da "kendisi için yaşayan insanın kötü olduğu" yargısını güçlendirdiğini söyler.
Değerli okuyucu...
İnsan hangi yönünü kullanıyorsa, o anda o’dur. İçimizde iyi ve kötü özelliklerimiz mevcuttur ve hangisini yaşatıyorsak, çoğaltıyorsak biz oyuz. Evet, bunları biliyoruz da insanı kendisine düşman eden, yaşam alanımız ve süremiz içerisinde hiç farkına varmadığımız bize düşman, başarımızın önündeki engel unsurlar nelerdir?
Bunu anlatmak için hikâye yazacağım size. Tam üç tane! Ve bu hikâyelerden başarıya düşman üç sonuç çıkartmaya çalışacağım. Hikâyeleri hikâye etmeden önce kendimce başarının üç düşmanın neler olduğunu peşinen yazayım.
1-Konfor Alanı.
2-Öğrenilmiş Çaresizlik.
3-En Az Dirençli Yol.
Hayatımızdaki başarısızlığın ya da başarımızın önündeki engellerin çok çeşitli sebepleri olabilir. Ancak bunların kök sebeplerine bakarak kendimize yeni bir yol haritası çizebileceğimizi de öğrenmemiz gerekir diye düşünüyorum. Şimdi sırasıyla konumuzu hikâyelendirip sonuç çıkartmaya başlayalım.
1-Konfor Alanı Ve Agave Kaktüsü Hikayesi.
Meksika bildiğiniz üzere Kuzey Amerika'nın güneyinde yer alan bir ülkedir. Bu ülkenin çöllerinde adına Agave dedikleri bir kaktüs yetişir. Bu kaktüs meksika içkisi tekilanın hammaddesidir ve yapraklarında sisal denen ipeksi bir iplik vardır. Bu iplikten kumaş üretilir ve ipekten daha pahalıdır. Zamanın birinde bir iş adamı bu ipliği pazarlamak için fabrika kurar ve büyük, verimli tarlasında bu kaktüslerden yetiştirmeye başlar. Hatta kaktüslerin yaprakları çok ve büyük olsun diye bol bol vitamin ile gübre vererek kaktüsleri besler.
Bu emek karşılığını verir ve zamanı geldiğinde kaktüsler daha iri, yaprakları daha büyük olarak yetişirler. İş adamı yatırımının karşılığını almak için kaktüs yapraklarının içindeki iplikleri toplamaya girişir. Ancak ilginç bir olayla karşılaşır. Yetiştirdiği kaktüslerin birçoğunda ipeksi iplik yoktur, kaybolmuştur. Yapraklar iri olmasına rağmen içindeki ipliklerin olmaması üzerine hemen inceleme yaptırır ve bir biyolog görevlendirir. Bitki biyologu çöle gider, bu tür kaktüslerden birinin yanında çadır kurar ve bir iki ay kaktüsü gözlemler, inceler ve sonuçta bir rapor yazar. Biyolog raporunda şu ifadeyi kullanır.“Bu ipliklerin ortaya çıkma sebebi çölün çetin ve zor koşullarıdır. Siz bu kaktüsü rahat bir ortama yerleştirmekle bu yeteneğinden etmişsiniz.”
Kıssadan Hisse
Bu olayı anlatmamdaki amaç, konfor alanının ne olup olmadığını hikayelendirmekti. İnsanı bir kaktüse benzettiğimizde hayatımızdaki zorlukların bizi olgunlaştırdığı ve zorluklarla gelen özelliğin de tıpkı kaktüsteki ipeksi iplik gibi özel ve eşsiz olduğudur. Yaşadığımız mekân bize çöl olsa da, olanaklarımız ve imkânlarımız çok kısıtlı kalsa da fark etmez. Amacımız dikenli arazide gül olabilmektir. Kişinin kendi engellerini kendi çaba ve imkânlarıyla aşması kişiye özgüven kazandırır ve kendini daha güçlü hisseder. Bu özgüven ve cesaretle karşısına ne tür zorluklar çıkarsa çıksın hepsini aşacağına inanarak hareket eder. Olanaklarını kullanarak çözüm yolları arar, bulur ve başarıya ulaşır. Unutulmamalıdır ki “zor zamanlar güçlü insanlar yaratır. Güçlü insanlar iyi zamanlar getirir. İyi zamanlar zayıf insanlar yaratır. Zayıf insanlar zor zamanlar getirir.”
Herkesin yaşam dairesi kendi konfor alanını oluşturur. Bu alan içerisinde rutinlerimiz vardır. Alışkanlıklarımızla birlikte var olur, öyle yaşarız. Bu alışkanlıklarımız bizi rahata alıştırır ve kendimizi geliştirmek adına karşımıza birçok engel çıkartır. Ve bu engeller bizim rahatımızın bozulmasını riske atmamamız demektir. Emeksiz, zahmetsiz ve dışardan verilen vitaminlerle elde edilen her ürün tatsız ve tuzsuz olur.
Velhasıl dostlar başarı ancak konfor alanı dışına çıkabilen insanlara eşlik edecektir. Lütfen yaşamınızı, yaşam alışkanlıklarınızı bir daha gözden geçirin ve sizi yerinizde saydıran eski alışkanlıklarınızı bırakarak konfor alanınızı değişme ve gelişme alanına dönüştürün. Çünkü konfor alanında kalmak sizi ve işinizi geriletir. Sizi iyi değil, kötü birisi yapar. Ve kendi konfor alanının muhafazası için diğer canlılara karşı düşmanca tavır sergilemenize sebep olur.
Yazının bu günkü bölümünü Michelangelo' nun şu sözüyle bitireyim. “Çoğumuz için en büyük tehlike, hedefi yukarı çekip ulaşamamakta değil çok aşağılarda tutup ulaşmaktadır.”
Bir sonraki yazıda kalan iki hikâyemizle devam edebilmek ümidiyle, iyilikle kalın...